Bayramın Sessiz Ölümü…
Adı hâlâ aynı, takvimdeki yeri değişmedi, sabah ezanının vakti yine aynı vakit. Ama insanın içindeki bayram, yıllar geçtikçe başka başka suretlere bürünüyor. Belki de bayram hiç eksilmedi; sadece biz, onu yaşama biçimimizi değiştirdik.

Ahmet İpin
-
Çok eski bayramları bilmiyoruz. O yılların sabahında nasıl bir heyecan vardı, çocuklar nasıl uyanırdı, büyükler nasıl hazırlanırdı… Bunlar artık hatırası bile tam anlatılamayan, yarım kalmış hikâyeler gibi. Ama doksanlı yıllar… İşte orası hâlâ zihnimizin bir köşesinde canlı.
Bayram sabahı erkenden kalkılırdı. Üzerine en temiz kıyafetler giyilir, ayakkabılar bir gün önceden silinmiş olurdu. Köyün yollarında bir hareket başlardı. Ama asıl sahne mezarlıkta kurulurdu. Siyah poşetler… İçinde gofretler, bisküviler, şekerlemeler, lokumlar… Kimi bir kasa elma getirirdi, kimi üzüm, kimi evinde ne varsa onu. Zenginlikten değil, gönülden gelen bir paylaşma duygusuydu bu.
Çocuklar sıraya dizilirdi. O sırada ne bir telaş, ne bir itiş kakış… Sanki herkes bilirdi sırasının geleceğini. Büyükler, tek tek dağıtırdı. O an sadece bir şeker almak değildi mesele; görülmekti, hatırlanmaktı, bir topluluğun parçası olduğunu hissetmekti. Mezarlık, sadece geçmişin değil, yaşayanların da buluşma yeriydi o gün.
Sonra zaman değişti. Dünya büyüdü, şehirler genişledi, hayat hızlandı. “Modernleşme” dedikleri şey, önce küçük alışkanlıkları aldı götürdü. Mezarlıkta dağıtılan şekerler azaldı. O siyah poşetlerin yerini market poşetleri aldı, sonra o da kayboldu. Paylaşma ritüeli, yavaş yavaş sessizliğe karıştı.
2000’li yıllarla birlikte başka bir dönem başladı. Akıllı telefonlar hayatımıza girdi. Bayram ziyaretleri hâlâ vardı ama artık başka bir şey daha vardı: gösterme ihtiyacı. Bir büyüğün elini öperken çekilen bir selfie… Altına yazılan uzun bayram mesajları… Sanki yaşanan anın kendisi yetmezmiş gibi, bir de başkalarına gösterilmesi gerekiyordu.
Zamanla bu da değişti. Gösteriş yoruldu, insanlar yoruldu. Mesajlar kopyala-yapıştır oldu, ziyaretler kısaldı, telefonlar sustu. Bayram, gürültüsünü kaybetti. Ama belki de en çok ruhunu yitirdi.
Son beş yılda ise bambaşka bir tablo ortaya çıktı. Bayram artık bir ziyaret değil, bir “tatil planı” oldu. Üç günse üç, beş günse beş… İnsanlar bavullarını hazırlayıp yollara düşüyor. Ama o yollar, eskiden olduğu gibi anneye, babaya, dedeye, köye çıkmıyor. Daha çok denize, dağa, otele, arkadaş buluşmalarına çıkıyor.
Köylerde kapı kapı gezilen bayramlar… Bir evden çıkıp diğerine girilen, her kapıda “hoş geldin” denilen o günler… Şimdi çoğu yerde sadece hatıra. Kapılar kapalı değil belki ama çalınmıyor artık.
Ve insan şunu düşünüyor: Bayram gerçekten değişti mi, yoksa biz mi ondan uzaklaştık?
Belki bayram hâlâ aynı yerde duruyor. Mezarlıkta bekliyor, eski bir siyah poşetin içinde. Bir çocuğun sırasını beklediği sabrın içinde. Bir büyüğün elini öperken gözlerinin dolduğu o anda.
Ama biz… Biz artık o sahneye uğramıyoruz.
Yine de umut tamamen kaybolmuş değil. Çünkü bayram, takvimde yazan bir gün değil; hatırlanan bir duygudur. Bir gün biri çıkar, bir köyde yine çocukları sıraya dizer. Bir başkası kapısını çalar komşusunun. Bir çocuk, şekerin tadından çok o anın değerini hisseder.
İşte o zaman anlarız:
Bayram hiç gitmemiştir.
Sadece bizi bekliyordur.


