Türkiye’de İş Güvenliği Neden Vicdanını Kaybetti?
İş güvenliği sistemi, Avrupa’da insan hayatını korumak için ortaya çıktı. Çünkü gelişmiş toplumlar bilir ki; bir ülkenin gerçek medeniyeti yaptığı binalarla değil, insan hayatına verdiği değerle ölçülür.

Ahmet İpin
-
Avrupa’da birçok konuda olduğu gibi iş güvenliği anlayışının temelinde de ahlak, disiplin ve sorumluluk vardır. Orada işveren de uzman da bilir ki hiçbir kazanç, hiçbir üretim, hiçbir ihale bir insanın canından daha değerli değildir. Bu yüzden iş güvenliği onlar için sadece yasal zorunluluk değil, vicdani bir sorumluluktur.
Ne yazık ki ülkemizde 2013 yılında yürürlüğe giren iş güvenliği yasası, olması gereken ruhundan uzaklaştırılarak zamanla büyük ölçüde ticari bir sisteme dönüştürüldü. İnsan hayatını koruması gereken sistem, birçok yerde evrak tamamlayan bir düzene çevrildi. Dosyalar hazırlanıyor, imzalar atılıyor, raporlar düzenleniyor ama işçinin can güvenliği çoğu yerde hâlâ ikinci plana atılıyor. Çünkü bu ülkede maalesef insan hayatından önce maliyet hesabı yapılıyor.
Bugün birçok işveren, gerekli güvenlik önlemlerini almak yerine bunu “ek masraf” olarak görüyor. Emniyet kemeri, yaşam hattı, güvenli iskele, koruyucu ekipman gibi hayati önlemler bile bazen birkaç kuruş maliyet hesabına kurban ediliyor. Daha acısı ise; buna sessiz kalanların da olmasıdır. Çünkü maalesef bugün yalnızca ahlaksız işverenlerin değil, işini vicdanıyla değil parasıyla yapan ahlaksız iş güvenliği uzmanlarının sayısı da artmıştır.
Bir iş güvenliği uzmanı gerçekten ahlaklıysa; işverene gerekli riskleri açıkça bildirip, alınması gereken önlemleri sunmasına rağmen bunlar uygulanmıyorsa o iş yerine hizmet vermemelidir. Çünkü insan hayatını koruyamıyorsa, yalnızca imza atıp maaş almak meslek değil; vicdani çöküştür. Bir uzman sustuğunda, görmezden geldiğinde veya “işler yürüsün” diye riskleri örtbas ettiğinde, aslında yaklaşan bir ölümün sessiz ortağı hâline gelir.
Bugün özellikle inşaat sektöründe neredeyse her gün bir işçi hayatını kaybediyor. Kimi yüksekten düşüyor, kimi göçük altında kalıyor, kimi elektrik akımına kapılıyor. Sonra birkaç gün sosyal medyada başsağlığı mesajları paylaşılıyor, ardından hayat normale dönüyor. Ölen işçinin yerine yenisi bulunuyor, aynı ihmaller devam ediyor. Geride ise toprağa verilen gencecik insanlar, gözyaşı dinmeyen anneler, yetim kalan çocuklar ve parçalanmış aileler kalıyor.
En acı tarafı ise şu: Bu düzende çoğu zaman ne gerçek anlamda denetim yapılıyor ne de caydırıcı yaptırımlar uygulanıyor. İşveren “masraf olur” diye önlem almıyor, bazı uzmanlar “işimi kaybederim” korkusuyla susuyor, bazı firmalar ise yalnızca sözleşme ve ücret hesabı yapıyor. Böyle olunca iş güvenliği sistemi insanı yaşatan bir yapı olmaktan çıkıp, kâğıt üzerinde duran bir formaliteye dönüşüyor.
Avrupa bu sistemi ahlakla yürütüyor; biz ise maalesef ahlaksızlığı normalleştirerek yürütmeye çalışıyoruz. Çünkü orada insan önce gelir, burada ise çoğu zaman para. Oysa iş güvenliği; baret taktırmak, evrak imzalatmak ya da yönetmelik okumak değildir. İş güvenliği, bir işçinin akşam evine sağ salim dönmesini sağlamaktır. Bir annenin evladını toprağa vermemesidir. Bir çocuğun babasız kalmamasıdır.
Kaybedilen her can; ihmalin, denetimsizliğin, sorumsuzluğun ve vicdansızlığın sonucudur. İnsan hayatını maliyet kalemi olarak gören anlayış değişmediği sürece ne yasalar yeterli olur ne cezalar ne de yönetmelikler. Çünkü iş güvenliği her şeyden önce bir vicdan meselesidir.


